Satranç (Stefan Zweig)
Stefan Zweig’ın başeseri sayılabilecek bu kitabı elime aldığım gibi bitirdim. Zweig’la tanışıklığım, Satranç’tan daha öncelere dayanıyordu. ‘ Korku’ adlı uzun öyküsünü de son sayfasına kadar nefes almadan okumuştum. Satranç, Zweig’a olan hayranlığımı pekiştirdi.
Eşiyle, Brezilya’da geçirdiği son günlerini anlatan Laurent Seksik’in romanı ‘Stefan Zweig’ın Son Günleri’nde sevgilisi Lotte’yle Gestapo’dan kaçışlarını okumuş ve onların hayatlarına daha derin bir bakışla atabilmiştim. Peşinden kovalayan Nazi tehdidi d e olsa ülkesinden kaçmış olmanın verdiği vicdan azabının etkisindeyken, ömrünün son günlerinde tamamladığı öykülerden biri Satranç.
Protagonist, yani yazarın satranç tahtasındaki siyah karakter olarak karşısında duran Mirko Czentovic, satranca d oğuştan yeteneği olan, aslında satrançtan başka bir şeye kafası basmayan bir yarım akıllı dehadır. Onun karşısındaki adam ise Dr. B., Naziler tarafından görd üğü psikolojik işkence sonucu kitaptaki deyimle ‘entelektüel ölümü’ yaşamış, pratikte değil teoride satranç sanatında ustalaşmış biridir. Naif anlatıcımız ve Mr. Connor, Mirko’ya meydan okuduktan sonra Dr. B.’nin olaya dahil olmasıyla bir rekabeti başlatır ve romanın sonuna kadar soru işaretleriyle ve akıl oyunlarının etkisiyle sürükleniriz.
Kitaptaki merak unsuru, ilk andan son ana kadar dimdik ayakta tutuyor okuyucuyu. Kitabı, nereye giderseniz gidin, elinizden bırakamıyorsunuz. Tüm karakterlerin iç dünyasına Zweig’ın detaylı ve yormayan anlatımıyla rahatlıkla dahil olabiliyorsunuz. O kadar ki Zweig da Avusturyalı olduğu için onun bu hikayede anlatılanları New York’tan Buenos Aires’e giden bir gemide gerçekten yaşadığı kanısına varıyorum. Bilmiyorum, herhangi bir gerçeklik payı var mı; fakat Zweig, her anı gerçekten yaşanmış gibi aktarabiliyor.
Yazarın insanların iç d ünyasına girebilme yeteneğini, yaşadığı dönemin Freud’la başlayan Jung ve Adler ile ilerleyen psikolojik tahlillerine dayandırmak mümkün. Dr. B. ‘nin kendi ‘entelektüel ölüm’ü karşısında verdiği tepki, Adler’in çaresiz d urumlarda insanların verdiğini iddia ettiği mantıksız gibi gözüken; ama insanı ayakta tutan tepkilerden biri gibi duruyor. O nun karşısındaysa, mantığı ve toplumun takdir ettiği zekasıyla Czentovic. İkisinin mücadelesinde kim kazanacak?
Satrançtan az anlasanız bile sizi içine çekip olaya katacak güçte bir kitap Satranç. Beğenmed iğim tek yönü kısa olması diyeceğim ki bu da bir kusur d eğil, yazarın tercihi. Hikaye bittikten sonra d evamını merak etmedim değil. Czentovic kariyerinde nasıl bir noktaya geldi, Dr. B. ne yaptı sonrasında? Karakterlerinin geleceklerini merak ettirecek kadar onları canlı kılabiliyorsa bir yazar, yarattığı dünyanın kukla ustası olmaktansa o dünyanın tanrısı olmayı başarmış d emektir benim için. Bu yüzden Zweig için 20.yy. ‘ın en büyük yazarlarından biridir diyebilirim çok rahatlıkla. Yaşadığı sürgün yaşama rağmen, belki de bu hayattan kaçış olarak bilinçli seçtiği ve sürgünün beslediği kalemiyle, çağının ruhunu en iyi şekilde yansıtan ender yazarlardan biri ve bu kitap da onun kaleminden d amlayan son mürekkep d amlası olarak edebiyat tutkunu herkesin okuması gereken bir başyapıt. “Siyah olan Ben, beyaz olan Ben’in yapacağı her hamleyi heyecanla bekliyordu . . .
Elime aldığım andan bıraktığım ana dek geçen sürede aklımda ne tek bir mekan ne de tek bir karakter kalmıştı. Kitabın sürükleyici olduğu doğruydu; fakat içinde siz fark etmeseniz de aslında birden fazla hikaye olan bu kitabı aklınızda belirti bir odak noktasına yerleştirerek okumanız imkansızdı. Anladığım kadarıyla Stefan Zweig karısı ile birlikte ölmeden önce yazdığı bu kitabı hayatı boyunca yaşadığı süre kadar kısa tutmak istemiş; ama aynı zamanda yaşadıklarını anlatacak kadar dolu olması için de çalışmıştı.
Eğer kendini karakterle özleştirmekten keyif alıp hikaye boyunca o karakterin peşinden gitmek isteyen bir okuyucu iseniz bu kitabı okurken beklentinizi düşük tutmanız gerekebilir. Bunun sebebi 70 sayfalık bu kitabın içinde birbiriyle bağlantılı 3 karakter içeriyor olması. Siz daha kendinizi hangi karaktere daha yakın hissedeceğinizi düşünürken bitiveriyor kitap. Aynı zamanda karakterlerin geçmişlerini sadece kitaptaki ana olayla bağlantı kuracak kadar öğrendiğimiz için kendinizi belirli bir karaktere yakın hissederek kitaba devam etmeniz zorlaşıyor. Ana karakterlerimizden Dr. B.’nin adını kitap boyunca öğrenememek de bu bağı kurmayı zorlaştıran; fakat kitabın gizemini arttırarak sizi yine de okumaya sevk eden diğer bir etken.
Satranç oyunu doğası gereği içerdiği kuralları ile etrafı tellerle çevrili bir gerçeklik yaratıyor. Zweig’ın Satranç’ı anlatırken kullandığı tanımlardan birkaçı demek istediğimi daha iyi anlatacaktır. Zweig”ın sözleriyle: “Satranç, insanoğlunun düşünüp bulduğu oyunlar arasında rastlantının her türlüsüne karşı koyar. Satranç, bir bilim, bir sanattır. Hem çok eski hem de yepyeni, düzeneği hem mekanik hem de düş gücüne bağlı, hem sabit geometrik bir alanla sınırlı hem de bileşimleri sınırsız, hem sürekli gelişen hem de kısır, hiçbir şeye götürmeyen bir düşünme, hiç bir şeyi hesaplamayan bir matematik, yapıtları olmayan bir sanat, maddesi olmayan bir mimari, bununla birlikte varlığıyla birlikte bütün kitap ve yapıtlardan daha dayanıklı olduğu su götürmez bir oyundur satranç. Başlangıcı ve sonu nerededir? Her çocuk onun temel kurallarını öğrenebilir, her acemi onda şansını dener; ama yine de bu değişmez dar karenin içinde özel ustalar yaratır satranç. ”
İşte tam da bu sebepten, satrancın kesin ve su götürmez bir gerçekliğe sahip olduğunu anladığınız anda elinizde tuttuğunuz romanın sadece kurgudan oluşan kelimeler bütünü olması rahatsız
edici olabiliyor.
DENİZ GÜL
okuyucunun hikayeyi okuduğu sırada, daha kitabı bitirmeden, bu olayın hikayenin belkemiği olduğunu anlamasına yol açıyor. Bu denli can alıcı bir olay kafamızda oluşan gerçeklik ve rastlantıya yer vermeyen akış içinde yerini bir türlü bulamıyor. Sorgulayıcı zihin merak ediyor, sorgusunu bekleyen bir hükümlü paltoda duran ceket cebinden bir kitap aşırabilir mi gerçekten? Kitaba devam etmek için hikayenin kurgudan oluştuğunu hatırlayan zihin, merak duygusu ile bu küçük gerçek dışı olayı örtbas ediyor ve okumaya devam ediyor tabi.
Bilinçaltınızda küçük bir savaşa yol açan bu kitabın kitlesi gerçekçiler, sorgulayıcılar, materyalistler değil; fakat hayalperestler ve fantastik dünyanın içinde kaybolanlar da değil. Belirli bir alana sığdıramadığımız bu kitabın okuyucusu ne olursa olsun merak duygusuna sahip olup devam edenler. Benim gibi kitap boyunca hikayenin kurgusu için gerekli olan rastlantısal olayların dikkatinizi dağıtmasına izin vermezseniz zevkli bir 70 sayfa sizi bekliyor olabilir. Bunun için kitabı elinize almadan önce gerçeklerinizi bir kenara koymanızı tavsiye ediyor ve iyi okumalar diliyorum.