31 Mart Olayı

31 Mart olayı nasıl çıktı?

31 Mart olayı Mart 1325, 13 Nisan 1909) bugün de sık sık adı geçen, yıldönümlerinde üzerine yazılar yazılan bir konudur. Olaya bu denli önem verilmesi, laiklik savunucularının bunu dinsel gericiliğin çok belirgin bir örneği olarak görmeleri ve bütün gericilik akımlarının tehlike ve kötülüklerini o olayla açıklamak istemelerinden ileri gelmektedir. Şunu hemen belirtmek gerekir ki, konumuz olan ayaklanmada, parola, Şeriat isteriz idiyse de, gerçekte, ayaklanmanın baskın niteliği, muhalefetin İT’ye karşı kalkıştığı, fakat kötü düzenlediği için ne olduğu pek belirmemiş, başarıya ulaşamamış bir askerî hükümet darbesidir.

İsyan bayrağının Şeriat oluşu, bir dini sömürme olayından ibarettir. Olay ozamanki iktidar mücadelesi içinde hayati bir önem taşıyordu, zira  Rumeli’deki ordulardan esaslı bir baskı gelince meşrutiyeti hemen ilân eden ve böylece meşrutiyetin adamı oluveren Abdülhamit, ancak 31 Mart olayının bastırılması dolayısıyle tahttan indirilebilmiştı. Böylece ve Abdülhamit’in yerine gelen Mehmet Reşat’ın zayıf bir kişi olması sayesinde. İT’nin iktidar olma yolunda dikilen en önemli engellerden biri kalkmış oldu. Yukarıdaki sorularda, olay için zeminin nasıl hazırlanmış olduğunu gördük. Gerek ordudan tasfiye edilmekte olan alaylı subaylar, gerekse medrese öğrenciliği sıfatıyle artık askerlikten kaçamayan softalar, ayaklanmayı yapacak olan er ve erbaşları hemşehrilik, eski komutanlık, din propagandası, ortak halk kültürü gibi silâhlarla kolayca etkileyip harekete geçirebilecek durumdaydılar.

Öte yandan, Kâmil Paşa hükümetinin devrilmesinde İT’nin askerî baskısını ve Hasan Fehmi’nin vurulmasında İT’nin silâhını gören muhalefet, alaylı subaylara ve softalara, askerî isyanı başlatmak üzere gerekli komutu vermiştir. Zaten Hasan Fehmi’nin öldürülmesinin doğurduğu heyecan, bunun için elverişli bir ortam teşkil ediyordu. Muhalefete göre, daha önce subayların baskısına boyun eğen Mebusan, bu sefer er ve erbaşların baskısına boyun eğecekti. Basın yoluyla erlerin bu dâvaya kazanılması işi, muhalefetin dinci ağzı olan Volkan gazetesinin sahibi Derviş Vahdetî’ye düşüyordu. Nitekim Mart ayının sonunda bu gazetede bazı erlerin İMC’den yana ve İT’ye karşı mektupları çıktı. Bütün bu harekâtın hedefi, Rıza Nur’un öngördüğü, İT’yi İstanbul’dan söküp atmak ve Kâmil Paşa’nın Sadaretini, Nâzım Paşa’nın Harbiye Nazırlığını sağlamaktı. En arka planda, bu işe manevî ve belki maddî destek sağlayan bir güç olarak İngiltere duruyordu. İlk ayaklanan, Hamdi Çavuş komutasında, Taşkişladaki 4. avcı taburu oldu.

Daha gece yarısından ayaklanan bu tabur, subaylarını tutukladıktan sonra sabahın 4’üne doğru Ayasofya’da Mebusanın önünde toplandı. Bu sırada Hüseyin Hilmi Paşa hükümetinin tutumu Osmanlı ayaklanmaları için tipiktir: ayaklanmayı, elindeki üstün kuvvetlerle bastıracağı yerde 1. Ordu Komutanı Mahmut Muhtar Paşa, bastırma buyruğunu bütün gün boşuna beklemiştir nasihatçılar bulmakla, nasihat yaptırmakla vakit geçirmiştir. Oysa bu sırada ayaklananlar kışla kışla dolaşıp yavaş yavaş birlikleri de saflarına çekmekteydiler.

Askerin istekleri konusunda kesin bir liste olmamakla birlikte, çeşitli kaynaklardan anlaşıldığına göre, askerin genel istekleri şunlardı:

1) Şeriatın uygulanması,

2) Ayaklanmadan ötürü bir sorumluluk yüklenmemesi,

3) Hükümetin istifası, bazı komutanların değişmesi

4) Başta Ahmet Rıza, bir takım İttihatçıların istifası, ya da uzaklaşması. Ne var ki bir kaç tane istek listesi söz konusudur. Bazı listelere göre asker Sadarete Kâmil, Harbiyeye Nâzım’ı. Meclis başkanlığına İsmail Kemal’i istediği halde, başka bazı listelerde bu istekler yer almamaktadır.

Ayaklanmayı çıkarttıran muhalefetin bu işi sağlama bağlamamış olması iki nedenden İleri gelmiş olabilir;

1) Ayaklanmanın kötü planlanmış olması.

2)İT’ye karşı darbe başarıya ulaştığında meydanın nasıl olsa, kendilerine, dolayısıyla adamları olan Kâmil ve Nâzım Paşalara kalacağına inanmaları. Oysa bir şık daha vardı: o da meydanın Abdülhamit’e kalması idi.

Gerçekten de öyle oldu, meydan o gün Abdülhamit’e kaldı. Bir kez, askerin isteklerinin karşılanması için gittiği Meclise, mebuslar korkularından gelemediler, görüşme yetersayısı sağlanamadı. Uzun bekleme ve
kararsızlıklardan sonra İsmail Kemal’in ısrarıyla bir avuç mebus, ancak hükümet hakkında güvensizlik kararı alabildiler (ama yetersayı bulunmadığı için böyle bir karar sakattı, hattâ yoktu). Oysa hükümet o sıralarda zaten Sarayda İstifa etmekle meşguldü. Asıl karar merkezinin Saray olduğunu anlayan ve affolunmak için çırpınan asker, Saraya döndü. Nitekim af da, yeni Sadrıâzam ve Harbîye Nazırının atanmaları da Saraydan geldi.

Muhalefetin ayaklandırdığı askeri, muhalefetin can düşmanı Abdülhamit kazanmıştı. O gün akşam üstü başlamak üzere. İstanbul’daki bir takım askerî birlikler Yıldız’a gelip bağlılıklarını sundular. (Bunda, sonradan Harp Divanının üyelerini idam ettirdiği, istibdadın geri gelmesini istiyen gizli Cemiyetin de bir payı olabilir.) Abdülhamit de hiç değilse balkona çıkıp karşılık göstermeyi ihmal etmedi, zira muhalefetin kendisini de tahttan indirmeyi kurduğunun pekâlâ farkındaydı. Fakat askerden bîr kötülük gelmesin diye onları okşaması. Meşrutiyetçilerin -hem İT’li hem Ahrarcıbu yakınlığı ileri sürerek kendisini ayaklanmayı çıkartmakla suçlamalarına ve tahttan indirilmesine vesile verdi, ya da en azından bunu kolaylaştırdı. O gün Mebusan Meclisi toplanabilseydi, belki, tasarlandığı gibi duruma el koyup askerin Saraya yönelmesini önliyebilirdi. Fakat askerin -muhakkak ki tasarlanan.n tersine yer yer mektepli (Harbiyeli)-subaylar öldürmeğe kalkışması, hattâ bunun için bazı semtlerde aramalar yapılması, herkesin gözünü korkuttu. Bu yüzden mebusların toplanması için yapılan özel çağrı
da fayda vermedi. Nitekim.

31 Martçı askerlerin 2 gün içinde çoğu mektepli subay olan en az 20 kişi öldürdüğünü, birçoklarının da yaralandığın, biliyoruz. Daha da önemlisi, asker Hüseyin Cahit’tir diye bir mebusu, ve ayrıca Adliye Nazırı Nâzım Paşa’yı -hem de Meclisin önündeöldürdü. Askerin herhalde hesapta olmayan bu kan dökücülüğü bir yandan İT’ye karşı, yürütülen tahriklerin şiddetinden, bir yandan da askerin mektepli subaylara karşı kendi özel tavırlarından ileri geliyordu. Alaylı (erlikten yetişme) subayların komutanlığı genellikle daha gevşek ve anlayışlıydı. Disiplin ve eğitime büyük önem veren mektepli subaylar belki askeri anlamak için de gereken çabayı göstermemişlerdi.

Ayrıca şu vardı: alaylılık ilkesinin kalkması hiç değilse bazı erler ve özellikle erbaşlar için Paşalığa kadar gidecek olan mutlu yükselme yolunun, kapanması demekti. İsmail Kemal’in o koşullar altında Meclise gelen mebuslara millî hâkimiyeti temsil eden tek kuvvet olduklarını söylemesi boşunaydı. O mebusların İsmail Kemal’in ısrariyle aldıkları kararlar da, su üzerine yazılmış yazılar gibi etkisizdi -gerek kabineye verilen güvensizlik oyu, gerekse mebus İsmail Hakkı Paşa’nın Harbiye Nazırı, İsmail Kemal’in de Ahmet Rıza’nın yerine reis seçilmesi (Zaten Meclisin Harbiye Nazırı seçmesi Kanun-u Esasiye aykırıydı.) Sonuç olarak Abdülhamit, Kâmil Paşayı değilse de ona yakın sayılabilecek Ahmet Tevfik Paşayı Sadrıazam, Osmanlı Yunan savaşının kahramanı yaşlı Gazi Ethem Paşayı Harbiye Nazırı yaptı. Fakat İsmail Kemal’in çabaları sayesinde İstanbul’daki 1. Ordunun, komutanlığına muhalefetin kahramanı Nâzım Paşa geldi. İT önderleri ve mektepli subaylar ya gizlendiler, ya da İstanbul dışına kaçtılar. Bir anda İstanbul’da İT’nin etkisi silindi.

İsyanı kim çıkarttı?

İşin kanlı bir biçim alması dolayısıyla onu başlatanların ona sahip çıkmaktan çekinmeleri, askerin sonradan Abdülhamit’e yönelmesi Harp Divanının da siyasal nedenlerle ayaklanmanın derinine gitmekten kaçınması (cezalandırılanların çoğu, askerler gibi fiilen ayaklanmaya katılmış olanlardı), olaya bir muamma havası vermiştir. Bu yüzden üç türlü açıklama yapıla gelmiştir. Birincisine göre olayı diktatörlük kurmasına vesile olsun diye İT düzenlemiş, takat ipin ucunu kaçırmıştır. Askerî kuvveti elinde tutan, iktidarda sayılabilecek bir siyasal kuruluşun kendi aleyhinde kendi askerlerini -yapmacık da olsa-ayaklandırması görülmüş şey değildir. Zaten olayların da yalanladığı bu açıklamanın üzerinde durmaya bile değmez. Abdülhamit ise olayı düzenlememiştir. Öyle olmasaydı, onu ayaklanmadan sorumlu tutarak tahttan İndirten ordu ve bu arada suçu esas İtibariyle istibdatçı özlemler taşımaktan ibaret olanları bile İdama mahkûm eden o ordunun Harp Divanı, bunun açık kanıtlarını ortaya koyarak tahttan indirmeyi haklı göstermeyi herhalde isterdi. Tabii Abdülhamit’in Hürriyetin ilânından sonra (el altından gizli istibdatçılarla ilişki kurup jurnal almağa devam etmesi) ve hele ayaklanmadan sonra (ayaklananları kınamaktan kaçınması, üstelik onları okşayacak bir tutum benimsemesi) tam Meşrutiyetçi bir Padişah gibi davrandığı söylenemez. Fakat bu, ayaklanmanın sorumluluğu ile ilgili bir konu değildir. Ayrıca, Abdülhamit’in ayaklanmadan, kendine bir zarar gelir diye haklı olarak korktuğu ve telaşa düştüğü bilinmektedir, üstelik, zaten kendisiyle uzlaşmış durumda bulunan İT’ye karşı Abdülhamit’in bir harekette bulunması mantıksızlık olurdu.

Ayaklanmayı muhalefet düzenlemiş ve başlatmıştır. Muhalefet denince, başta Prens Sabahattin olmak üzere, Kâmil Paşa ve oğlu Sait Paşa, İsmail Kemal ve Müfit Beyler. Mizancı Murat, Mevlanzade Rıfat, Said-i Kürdî (Nurculuğun kurucusu). Derviş Vahdeti gibileri ve bunların buyruğu ve etkisi altındaki siyasal örgütler, yani Ahrar Fırkası ve onun dinsel kolu olan İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti anlaşılır. Bir de bunlara yardımcı olan güçler vardır. Bunlardan biri özellikle El İslâm Cemiyeti ve gazetesi çevresinde kümelenmiş ulema ile hemen bütün medrese öğrencileridir. Medrese öğrencileri İttihad-ı Muhammedi’nin mevluduna. Hasan Fehmi’nin cenazesine ve son olarak ayaklanmada Ayasofya’da toplanan askere büyük bir kalabalık halinde katılmışlardı.

Muhalefetin ikinci bir müttefiki, kadro dışına çıkarılmış bulunan alaylı subaylardı. Askeri tahrik etmekte bunların da pek önemli payı olduğu gibi, bir bölümü er kıyafetinde ayaklanmalara katılmıştır. Üçüncü bir yardımcı gücün de Arnavut ulusçuluğu olduğu söylenebilir. İsmail Kemal, Ergiri mebusu Müfit Bey askerin elebaşısı Hamdi Çavuş ve başkaları Arnavut oldukları gibi, Arnavutluktaki Arnavut ve Baskım kulüpleri, İsmail Kemal ve Müfit Beyden aldıkları telgraflar üzerine ayaklanmayı açıkça Ahrar’a mal ederek, 31 Marttan yana bir tutum takındılar. Bunun nedeni şuydu: Osmanlı Devletinin Rumeli’de gidici olduğunu sezen Arnavutlar, Hürriyetin ilânından sonra, ulusal kongre, okul dernek ve yayınlarla büyük bir kültür hamlesi yapmışlardı. Ama bu çalışmaların İT’nin Türkleştirici ve merkeziyetçi tutumuyla bağdaşması zordu. Oysa Ahrarın adem-i merkeziyetçiliği Arnavutlara çok uygun geldiği gibi Ahrarın arkasındaki İngiliz gölgesi de ilerdeki bağımsız ya da özerk Arnavutluk için bir teminat olarak görülüyordu. Ahrarın ayaklanmayı düzenlediğinin kanıtları birçok kaynaklarda vardır. Fakat bunların başlıcaları şunlardır: 1) Mevlanzade Rıfat’ın İnkılâb-ı Osmanîden bir Yaprak Yahut 31 Mart 1325 Kıyamı (Bu kitap, ayaklanmanın Prens Sabahattin’in ve Kendisi dahil, diğer muhaliflerin işi olduğunu açık seçik anlatmaktadır). 2) Hayatında beş kez hükümet darbesi ya da ayaklanmaya girişmiş veya bunu tasarlamış olan Prens Sabahattin’in Mesleğimiz Hakkında Üçüncü ve Son Bir İzah’ı (bunda Sabahattin, Neyyiri Hakikat gazetesinin kendisini 31 Marttan sorumlu tutan yayınlarına karşılık, ayaklanmayı ben düzenlemedim demez, yalnızca ayaklanmanın Abdülhamitçi bir yöne kaymasını önlemek için donanma içinde gösterdiği çabaları anlatır.) 3) Harbiye Mektebinde o sırada Ahrarcı bir öğrenci ve elebaşı olarak daha önce okulda bazı başkaldırma hareketlerine önderlik etmiş olan Ahmet Bedevi Kuran’ın Harbiye Mektebinde Hürriyet Mücadelesi kitabı ve «31 Mart Hâdisesi Nasıl Oldu?» (Tarih Dünyası, sayı 13) yazısı (bunlardan, Ahrarcı Harbiyelilerin Mahmut Muhtar Paşa’nın ayaklanmayı bastırma teklifine aldırmadıkları, Hamdi Çavuş’un ayaklanmaya katılma teklifini de ancak imtihanları vesile ederek reddettiklerini, ilk günü ayaklanmanın Abdülhamitçi bir yön alır gibi olması yüzünden Derviş Vahdetî’nin ikinci gün yayımladığı ve Abdülhamit’e yaranmak istiyen açık mektup üzerine Harbiyelilerin nasıl Mevlanzade’ye, Mizancı’ya, Said-i Kürdî’ye birer heyet gönderdiklerini, bunların Meşrutiyetin tehlikede olmadığı konusunda dostları Vahdeti hesabına teminat verdiklerini öğreniyoruz). 31 Mart günü asker içinde faaliyet gösterdiği tespit olunan Vahdetî’nin Harp Divanı önündeki şu sözü işi iyi özetlemektedir: Hâdisenin bir irtica olduğunu bugünkü hal ispat ettiği için kabul ederim. Fakat 31 Marttaki iğtişaşın (karışıklığın) irtica değil bir fırka kavgasından ibaret olduğunu zannederim.

31 Marttan ötürü muhalefeti sorumlu tutan bir iddia hemen şu soruyu akla getirecektir: Hareket Ordusunun Harp Divanı neden bu işi aydınlatmadı, neden asıl sorumluları cezalandırmadı da âlet durumunda olanlarla uğraştı? Hareket Ordusunun niyeti herhalde Prensin de sorumluluğunu tespit ettirip cezalandırmaktı, zira İstanbul işgal edildikten sonra arkadaşlarının birçoğu gibi kaçmak yolunu seçmemiş olan Prens, tutuklandı. 2-3 gün Harbiye Nezaretinde tutuklu kaldıktan sonra, Mahmut Şevket Paşa ile Harp Divanı Başkanı odasına gelerek özür dileyip kendisini serbest bıraktılar. Bir de aleni itizarname yayımlandı. İngilizlerin haklı olarak adamları saydıkları Prensle süt kardeşinin salıverilmesinin İngiltere’nin baskısı sonucu olduğu anlaşılıyor. Avrupa kamuoyuna karşı son derecede hassas olan Osmanlı Devletinde bu durum yadırganmamalıdır.

Kaldı ki, başkentteki ayaklanmanın ertesi günü patlak veren Adana Ermeni ayaklanmasının Ermeni kırımıyla sonuçlanması, büyük devletlerin savaş gemilerini Mersin’e çekmiş bulunuyordu. Bu da Osmanlı Devletinin durumunu bir kat daha nazikleştirmişti. Sonra, İngiltere’nin yaptığı baskı dışında, bir de şu vardı: İT, kurdurduğu Meşrutiyet düzeninin Avrupa’da sağladığı ve sağlıyacağı itibara adamakıllı bel bağlamıştı. Haklı nedenlerle de olsa, meşrutiyetin kurulmasından bu yana daha bir yıl bile geçmeden muhalefetin tamamen ezilmesi ve önderinin idama mahkûm edilmesi Avrupa’da iyi karşılanmıyacaktı. Zaten muhalefetin önderlerinden kimi kaçmış ya da Prens gibi gitmek zorunda bırakılmış, kimi ayaklanmadan önce yaptıkları kışkırtıcı yayınlardan dolayı hapis ve sürgün cezalarına mahkûm edilecekti (yalnız Vahdeti gibi çok sivri ve ‘ayak takımından’ bir önder idam edilecekti). Böylece ve biraz da sıkıyönetim nedeniyle muhalefet, hiç değilse bir süre için zaten susturulmuş bulunuyordu. Şu da akla geliyor: ayaklanmadan sorumlu tutularak, Abdülhamit Meclis tarafından tahttan indirildi. Aynı olaydan ötürü muhalefetin de suçlu sayılması, İT’ye zaten pamuk ipliğiyle bağlı olan mebus çoğunluğuna (belki daha önemlisi; Avrupa kamuoyuna) hem tutarsız, hem de yanlış görünebilirdi.

Ayaklanma nasıl bastırıldı?

Ayaklanma üzerine Selanik’teki 3. Ordu ile onun komutanı Mahmut Şevket Paşa’nın aldıkları kesin tavır göze çarpıyor. Bir yandan Hareket Ordusu’nun kurulması ve derhal İstanbul’a doğru yola çıkarılması karar altına alınırken, ertesi gün Selanik’te büyük bir miting düzenlendi.

Ordunun başına Mahmut Şevket, 3. Ordudan giden mürettep fırkanın başına da Hüseyin Hüsnü Paşalar geçtiler. Kolağası Mustafa Kemal ise bu fırkanın kurmay başkanı oldu. İstanbul’da ise Padişah, hükümet ve muhalif gazeteler (İT gazeteleri çıkamıyordu) bunca kargaşalık ve gürültüye rağmen birçok olayları
gizlemeğe çalışarak, taşraya hiçbir şey olmadığı, her şeyin yolunda olduğu izlenimini vermek için çırpındılar. Saray ve Babıâli vezirleri, 31 Martın kurduğu, İT’siz İstanbul’u bir olupbitti olarak kabullenmiş görünüyorlardı.

Ne var ki muhalefet, İT’nin silinmesine sevinmekle birlikte, Abdülhamit’in kazandığı nüfuzdan son derecede tedirgindi. Muhalif gazetelerin, bazı mebusların ve ulemanın genel örgütü Cemiyet-i ilmiyenin ısrarlı çağrılarına rağmen ancak 3. gün i toplanabilen Mebusan yayımladığı bildirgeyle Saray ve kabine gibi ayaklanmayı onaylamış, telaşa yer olmadığını bildirmişti, İstanbul’un bu zoraki sükûnetine karşılık. Rumeli’deki orduların ateşli ve kararlı sefer hazırlıkları, öte yandan her yandan İT örgütünün çabası ile Meclise, hükümet ve Saraya yağdırılan protesto telgrafları tam bir karşıtlık meydana getiriyordu.

Daha ilk günden ayaklanmanın aldığı renkten hoşlanmayan Prens Beşiktaş önündeki Hamidiye kruvazöründe donanma süvarileriyle bir toplantı yaparak, ayaklanma daha Abdülhamitçi bir yöne kayarsa. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi için gemilerde bir meşveret meclisinin toplanmasını ve
kararını top tehdidiyle Saraya kabul ettirmesini kararlaştırdı. İkinci gün Prens, olayların korkulan yönde geliştiğini ileri sürerek donanmanın sözünü tutmasını istedi. Hamidiye süvarisi, ertesi sabah diğer süvarilerle görüştükten sonra harekete geçileceğini bildirdi. Fakat 3. gün süvariler bu işe yanaşmadılar.

Yalnız bir tanesi, Âsar-ı Tevfik süvarisi Binbaşı Alı KabuliBey, İşe girişmek üzere gemicileri hazırlayıcı konuşmalar yaptı. Fakat bunun üzerine erler ayaklanıp süvarilerini tutukladılar ve Yıldız’a
götürdüler. Pencere önüne gelen Abdülhamit, Sarayının topa tutulmak istendiği iddiasını ciddiye alarak binbaşının kendisine teslim edilmesini istedi. Fakat binbaşı götürülürken erler üzerine atılıp onu öldürdüler.

Abdülhamit bu işe üzüldüğünü söylemekle birlikte, katil erlere karşı -ayıplama yollu da olsa- hiçbir şeyin yapılmasını buyurmadı. Bundan başka, Hareket Ordusu İstanbul dışında yığınak yaparken Rıza Nur, Nâzım Paşaya Hareket Ordusunu Bitirmesini, ondan sonra da Abdülhamit’i tahttan indirmesini önerdiğini, fakat onun kabul etmediğini söylüyor anılarında.

Muhalefetin Abdülhamit’i saf dışı kılma girişimleri böylece başarısızlığa uğrayınca, meydan Hareket Ordusuna kalmış oldu. İstanbul gazetelerinin ve Mebusan Meclisinin Hareket Ordusu yaklaştığı oranda ayaklanmanın aleyhine dönmeleri, hükümetin de çarpışma olmaması için gösterdiği çabalar, ayaklanan askere yılgınlık vermişti. Bu yüzden 24 Nisan 1909’da İstanbul işgal edildiğinde, bu askerin özellikle Beyoğlu kışlalarında gösterdiği direnme, kanlı da olsa. umutsuz bir davranıştı. Bu arada Abdülhamit’in Nâzım Paşa’dan gelen direnme teklifini geri çevirdiği söylenir ki, bu onun lehine sayılacak bir davranıştır. Fakat Yıldız Sarayında çarpışma olmaması için gösterdiği çabaları bütün İstanbul için göstermemesi aleyhine yazılabilecek başka bir noktadır.

İlginç olan diğer bir şey de, Derviş Vahdeti’nin Hareket Ordusunun gelişi karşısında Anadolu’ya kaçmadan önce sığınmak üzere başvurduğu iki kapıdır: biri hemşehrisi Kâmil Paşa’nın oğlu Sait Paşa. diğeri de İttihad-ı Muhammedi üyesi Şehzade Vahdettin. (Böylece Vahdettin’in daha o
zamandan İT’nin İngilizci muhalifleriyle kader birliği ettiğini anlıyoruz.) Her iki kapı da ayaklanmanın pis işlerine fazla batmış olan Derviş’i korumayı kabul etmemiştir.

Ayaklanma boyunca Mebusan Meclisinin davranışları neydi?

Mebusların hemen hemen hepsinin İT listelerinden seçilmiş olduklarını, Müslüman mebusların ise İT’nin bulduğu ya da serbestçe onayladığı adaylardan oluştuğunu görmüştük. Buna rağmen, mebuslardan pek azı İT’yi oluşturanların niteliğinde, yani yönetici sınıftan, genç, diplomalı ve Türk
olduklarından, İT’nin Mebusandaki deneti ve hareket imkânları aslında çok sınırlıydı. Nitekim, 31 Mart ayaklanması olunca, gerçek İT’li olan ve hemen gizlenen ve kaçan bir avuç mebus dışında, mebuslar esas itibariyle ayaklanmayı bir oldu bitti olarak kabullendiler.

Kabinenin istifasını da meşrulaştırmak için, bunu, kendi kararlarının bir sonucu olarak gösterdiler. Oysa o ilk gün. Mecliste yetersayı yoktu ki bir karar oluşabilsin. Yine ilginçtir ki, Ahmet Rıza’nın zoraki istifası kabul edildiği gibi, yerine seçilen adaylardan en çok oy alanlardan biri ve Padişahın başkanlığa uygun gördüğü kimse, El İslâm denen Volkancı çizgide sayılabilecek derginin yazarlarından biri, ulemadan Halep Mebusu Mustafa Ef. idi. Aynı oturumda Mebusan, Hareket Ordusunun Çatalca’ya yığılmakta olduğunu resmen haber aldı (İstanbul bu gelişmeyi bir gün önce duymuştu.) Mebusan, hükümetle birlikte.

Hareket Ordusunun İstanbul’a girmemesi için çeşitli heyetler gönderecekti. Hareket Ordusu, yığınağı tamamlanmadığı ve aradaki zaman içinde başkaldırmış askeri yumuşatabilmek için, bu talepleri kabul eder göründü. Yığınak ilerleyip yaklaştıkça (Hareket Ordusu Ayastafanos’a -Yeşilköygelmiş bulunuyordu) görüşmelerde bulunmak için giden mebuslar dönmemeğe ve arkadaşlarını da Ayastafanos’a çağırmağa başladılar. 8. gün Mebusanda nisap sağlanamadı. İT’liler Mebusan’a gelemediklerine göre mebus çoğunluğu İT’lilerin yanına gidecekti. Ayastafanos’a giden bir Meclisin, bir süre için de olsa İT çizgisinde, daha doğrusu 31 Mart aleyhtarı bir çizgide olması beklenebilirdi.

Gerçekten de, Ahmet Rıza istifa etmiş ve yerine Mustafa Efendi başkan seçilmiş olduğu halde, Ayastafanos’ta Mustafa Efendi istifa etti ve Kanun-u Esasideki usule aykırı olarak Ahmet Rıza yeniden başkan oldu Daha da ötesi vardı. Kanun-u Esasiye göre Heyet-i Ayan ve Heyet-i Mebusundan oluşan bir Meclis-i Umumi vardı. Ayastafanos’ta iki heyet Ahmet Rıza ve Salt Paşa’nın başkanlıkları altında ortak toplantılar yapmağa başladılar. Üstelik, Meclis-i Umumi-i Millî gibi anayasa dışı ihtilâlci havası olan bir isim aldılar. Bu olay, bazı yönleriyle Ankara’da 23 Nisan 1920’de Mebusan Meclisinden TBMM’nin oluşturulması olayına benzemektedir. Ayastafanos’ta 22 Nisan günü yapılan toplantı, hemen Abdülhamit’in tahttan indirilmesi konusunu Görüşmeğe başladı. Fakat Mahmut Şevket, İstanbul denet altına alınmadan, bu konunun görüşülmesini ihtiyatsızlık sayıyordu. Nitekim, ertesi günü, yani Hareket Ordusunun İstanbul’un işgaline başlamasından bir gün önce, Mahmut Şevket, Sadarete çektiği bir telle, Padişahı tahttan indirmek için geldiklerini suret-i kafiyede yalanlıyordu. Bizzat Millî Meclis adına 22 Nisan’da Sadarete çekilen bir telde dahi, Kanun-u Esasiye sadık kaldıkça Padişahın şahsının ve saltanat haklarının korunacağı bildirilmişti. Bu telgraflar, Meclisin sonraki davranışı karşısında şu ya da bu yönde tevil edilebilirse de, esas itibariyle İstanbul’daki askerin direnmesini önlemek amacını güden birer aldatmaca olduğu açıktır.

Sonuç

Sonuç olarak denebilir ki, 31 Mart İsyanını çıkartan muhalefetin, Mebusanla ilgili hesapları tamamen yanlış değildi. Mebusan, İT’nin denetinde değildi. Ayrıca, kudret ne yandaysa o yana eğitebiliyordu.

Meclisin isyan sırasında İstanbul’daki davranışı ile Ayastafanos’taki davranışı arasındaki farkın, kısmen Hareket Ordusunun gücü ile açıklanabileceği de doğrudur. Yalnız şunu da yeniden hatırlatmak gerekir ki, isyanın aldığı feci biçim karşısında bizzat muhalif mebusların dahi -bir çıkış kapısı gösterilmek şartıyle-bu isyanı reddetmeleri normaldi. İşte İT, bütün meşrutiyetçilere Abdülhamiti tahttan indirmek gibi birleştirici ve kimsenin itiraz etmeyeceği bir hedef gösterince, sürüye katılmamak mümkün değildi.

Bir yanıt yazın 0

Your email address will not be published. Required fields are marked *