Alevilik
“Alevi” kelimesinin arapça anlamı “Aliye mensup, Aliye ait” demektir. Yani, “Hazreti Ali’nin yanında olan, ona bağlı olan kişi”.
Bu dar anlamlarının dışında, kelimeye yüklenen tarihi ve dini asıl anlam ise şöyle özetlenebilir: “Alevi, Hazreti Ali’yi en üstün insan gören, onu, Hz. Peygamber’in vefatından sonra imamlığa gelmesi gereken ve bu tercihi Allah’ın ve Hz. Peygamberin yaptığına inanılan kişidir.” Böylece Alevi ile Şii, ilk bakışta aynı anlama gelmektedir. Fakat daha sonra, çeşitli dönemlere, milletlere ve ülkelere göre bu anlam çeşitlilik göstermeye, yeni yorumlar ve eylemler içermeye başlamış, birbirinden kesin şekilde ayrılır hale gelmiştir.
Şöyle ki, “Hazreti Ali’yi içtenlikle ve bağlılıkla sevenler, bu sevgiyi herhangi bir üstünlük, çıkar ve siyasi eylem haline dönüştürmeyenler”, ona, “Peygamberin en yakını olması, yüce kişiliği nedeniyle kalbi yakınlık duyanlar” ile, “bu sevgi ve bağlılığı kurumlaştırıp onun ve soyunun adına İslam dünyasından ayrı bir fırkacılık cereyanını başlatanlara…”
Demek oluyor ki, gerek kendisinin, gerek oğullarının, haksızlık ve zulme uğradığı inancıyla hareket edenlerin oluşturduğu gruplardan birincisi, hiçbir siyasi ve sosyal eyleme dönüştürmeden, sadece Hazreti Ali ve Ehl-i Beyt sevgisine dayalı, fakat temelde Kur’an ve sünnet çizgisine uygun hareket etmiştir ve bu inanış, bugün de, Sünni veya Şii tüm İslam dünyasında aynı bağlılıkla sürmektedir. Fakat bu sevgi ve bağlılığı siyasi ve sosyal eyleme dönüştürenler ise, düşünce ve eylemlerinin sertlik derecesine göre bir takım guruplara ayrılmışlardır. Bu gurupların, şiddet derecesine göre birinci sırasında Hazreti Ali’yi tanrılaştıracak kadar ileri giden fırkalar, hemen altında Zeydiyye, İsmailiye, İmamiye, Nusayriye gibi Şii zümreler, en sonunda da, şu anda Türkiye Aleviliği olarak isimlendirilen zümreler vardır. Ayrıca bu Alevilik görüşleri de, bulundukları ülkeye göre farklılıklar arz ederler.
Bu konuyu tarihi olayların ışığında şöyle özetleyebiliriz: İran’da ki ile Orta Asya’dan gelip Anadoluyu vatan yapan Türk toplulukları arasındaki Hazreti Ali sevgisi kesin çizgilerle ayrılmaktadır. Türkler, Hazreti Ali’yi, hiçbir siyasi, sosyal, toplumsal ve kültürel direnişesebep etmeden kalben sevmişler, bağlılıklarını, İslamiyeti temelden zedelemeyecek bir uyumla asırlardır sürdürmüşlerdir. İran Müslümanları ise olayı soyut bir sevgi anlamında almamışlar, onu, bir fırka, mezhep, ikilik şekline dönüştürmüşler, Hazreti Ali sevgisini, Arap Emevi hakimiyetine karşı siyasi bir direnişe çevirmişlerdir.
İşte bu anlayış farkı nedeniyle, en yoğunu Safaviler döneminde olmak üzere, Türkiye Müslümanlarına ve devletine yönelik Şia propagandaları iltifat görmemiş, böylece bugün şahidi olduğumuz Alevi Şii farklılığı doğmuştur. Osmanlı İran siyasi ve askeri çatışmalarında hükümdarlardan İranlı olanı koyu bir Şii zihniyetiyle davranırken, Osmanlı hükümdarı, en az onunki kadar kuvvetle duyduğu Ehl-i Beyt ve Hazreti Ali sevgisine rağmen, arkasındaki siyasi eylemi bildiği için karşısındakine “dindaş” değil, düşman bir devlet gibi davranarak gerekeni yapmıştır. Zaten, Osmanlı’nın daha sonraki yıllarda da Anadolu’da kendisine karşı çeşitli isyan hareketlerinde başı çekenlere verdiği ad Alevi veya Şii değil, Kızılbaş adı verilmiştir. Türk devleti, Hz. Ali ve Ehli Beyt sevgisini kalben hisseden ve bunu yaşayan kişi ve kitlelere hiçbir zaman düşman gözüyle bakmamıştır.
Devletin bu tarz başkaldırma hareketlerini “Kızılbaşlık”la itham etmesinin bir diğer nedeni de, Şia’nın Anadolu’ya dönük çabalarına ve bu işte kullanılan guruplara halkın Kızılbaş demesidir. Böylece devlet, Türk Alevileri ile İran Şiası ve onun Anadolu’ya dönük niyeti olan Kızılbaşlığı kesinlikle ayırmış olmaktadır. Bu görüş, Türkiye’deki hakim dini çevrelere sıkı sıkıya bağlı bazı din adamlarında, hatta Şeyhülislam fetvalarında da kullanılmış, fakat kapsamı Sünni hassasiyetler nedeniyle biraz geniş tutularak bazen Anadolu Alevileri için de geçerli olmuştur.
Kesinlikle bilinmesi gereken, Şiilik ve Aleviliğin birbirinden farklı inanışlar olduğudur. Hz Ali sevgisinden kaynaklanan, fakat daha sonra bu sevgiyi gösterme üslupları kesin farklılıklara dönüşen bu iki kurum, Şiiliğin İranlılığı, Aleviliğin ise Türklüğü (Anadolu’da) işaret etmesi bakımlarından da birbirinden ayrılırlar. Anadolu Aleviliğinin temelinde Türk insanının hayata ve Tanrı’ya bakışı ile manevi dünyası, Şiiliğin arkasında ise İran milletinin devlet geleneği vardır.
Nitekim, bir Şia Ayetullahı (müçtehid) olan Humeyninin İran’da başlattığı radikal İslamcı hareket Türk Alevileri üzerinde hiçbir tesir uyandırmamış, ilgi göstermemiştir. Gariptir, bu Şii Devlet hareketi Türk Alevileri yerine, tam tersine bazı Sünni çevrelerde heyecan uyandırmıştır.